<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=15778209&amp;blogName=Bo%C5%9Flu%C4%9Fumdan+detaylar...&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http://tersakan.blogspot.com/search&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http://tersakan.blogspot.com/&amp;vt=-3847554816554489333" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div>

Cuma, Temmuz 07, 2006

Kuşadasına Gitmeyin!

Geçen haftayı bir iş gezisi nedeni ile Kuşadasında geçirdim. Aslında giderken oldukça olumlu düşünceler vardı burası ile ilgili kafamda. Birçok arkadaşımdan aldığım olumlu izlenim yükü ile birlikte uçakta verdikleri dergide de "Turizmin Modern Yüzü: Kuşadası" şeklinde bir makale okuyunca iyice sevinmiş ve iş gezisinin eğlenceli bir tatile dönüşeceği ümitleri ile neredeyse koşarak gitmiştim Kuşadası'na. Gider gitmez de hemen (en kötü deniz en iyi havuzdan daha iyidir diye düşünerek) denize koştum ve ilk hayal kırıklığımla kucaklaştım. Dalgalar ve rüzgar bir yana, deniz gerçekten pisti. Sonra tesislerin eskiliği, bakımsızlığı sıktı canımı. Birkaç beş yıldızlı oteli ve pansiyonu görme şansım oldu. Tesislerin yıldız sayıları artıkça giderek kötüleşiyordu sanki Kuşadası'nda (dünyanın başka bir yerinde klimasız bir beş yıldızlı otel yoktur herhalde).

Kuşadasındaki üçüncü günümde deniz sayesinde önce sol dil altı tükürük bezimde başlayan enfeksiyon sonra bademciklerimi de sardı ve 40 derece ateşle yatmaya başladım ve bu durum dönüşe kadar oldukça küçük miktarlarda düşerek devam etti, hatta geri dönüşümün hafta sonunda da beni yalnız bırakmadı. Hastalanmam sayesinde ne Efes'i, ne Milli Parkı görebildim.

Neticede oldukça kötü anılarla ayrıldım Kuşadası'ndan ve ayrılırken aklıma Snatch filmiden bir sahne geldi, gülümsedim. Seyredenler hatırlayacaktır, Avi İngiltere'den dönerken hava alanında güvenlik görevlisi ile aralarında şöyle bir diyalog geçer;

- Anything to declare?
- Yes, don't go to England!

Evet, o an aynı soru bana yöneltilecek olsa cevabım şu olurdu;

- Sakın Kuşadası'na gitmeyin!

Cumartesi, Ocak 14, 2006

Sinema tartışmalarımız

Vildan AtaseverBayram tatili nedeni ile uzun süredir kendimi kurtardığım kötü alışkanlıklarıma geri döndüm, çok uzun süreler olmasa da televizyon seyrettim ve dayanabildiğim ölçüde gazete okudum. Bugünkü Sabah gazetesinde bir haber vardı: "İki Genç Kız" (imdb, beyazperde, ideefixe) filminin oyuncularından Vildan Atasever'in filme konulmasını istemediği bazı sahneler internette dolaşıyormuş. Kendisine bu konu ile ilgili yöneltilen soruları da cevapsız bırakıyormuş (böyle birdurum karşısında nasıl bir açıklama yapılabilir ya da yapılmalı mıdır, bilemiyorum).

Neden biz de sinemamızın ürünlerini diğer ülkelerdeki gibi tartışamıyoruz, neden bizde hep filmin kendisinden çok set ekibinin veya rol alan oyuncuların özel hayatları konuşulur oluyor, anlayabilmiş değilim.

Filmi izlememiştim, ama haberi okduktan sonra araştırdım, film birçok "Altın Portakal" ödülünün yanısıra yine bir çok olumsuz eleştri de almış. Ama bizde Vildan hanımın internette dolaşan videosu konuşuluyor. İnsanın aklına yayıncı şirketin "Film beklenen etkiyi oluşturmadı ve dolayısı ile ek ürünlerin (DVD, VCD, Soundtrack vs.) satışı da tatminkar düzeyde gerçekleşmedi. O zaman B planına geçelim ve filme yeni bir ilgi oluşturarak sermayeyi kurtaralım" şeklindeki bir yaklaşımının sonucu olabilir mi bu diye geliyor. Bu gibi senaryolar sadece bizde değil tüm dünyada rastlanabilen şeyler olduğu için şaşırtıcı olmaz, ama biz kalitesi ile kendinden dünya çapında söz ettirmeyi başaran filmlerimize de aynısını yapmıyor muyuz? Duvara Karşı'da (imdb, beyazperde, ideefixe) Fatih Akın'ın yeteneğinden çok Sibel Kekilli'nin pornografik geçmişini konuşmadık mı?

Bizim sinema çevrelerimizde medyatik kahramanlarımız (Mehmet Ali Erbil) film yaptık diyerek ortaya attıkları ürünlere yapılan eleştirilerin sahiplerine (Atilla Dorsay) kendi TV programlarında hakarete varan şeyler söyleyebildikleri, ve bu davranışları kitleler tarafından alkışlandığı sürece biz daha çok uzun süreler Ferzan Özpetek'i, Zeki Demirkubuz'u tartışmak yerine Keloğlan'ı konuşup dururuz gibi geliyor bana.

Pazar, Ocak 08, 2006

Viva la Knoppix :)

İnsan bilgisayarından uzak kalınca daha iyi anlıyor değerini. Bayram tatili boyunca iş ortamından (ve dolayısı ile bilgisayarlardan) uzak bir on gün geçireceğim için çok sevinmiştim başlarda, ama daha ilk günden farkettim ki bu o kadar da istediğim bir şey değilmiş.

Kendi kendime söz vermiştim gelmeden, e-postalarımı okumayacaktım bu 10 gün boyunca, hatta NewsGator'a da hiç uğramayacaktım. Peki ne oldu; eve geldiğimin bir kaç saat sonrası kendimi cep telefonumun wap özelliklerini keşfetmeye çalışırken buldum. Başta sadece e-postalarıma bi bakıp çıkayım derken, cep telefonu ile süren bir kaç saatin sonunda bir de bakmışım telefonuma Opera Mini ve IM+ yükleyivermişim.

Tahmin edeceğiniz üzere daha ilk günün akşamı internet cafe aramaya başladım. Ama cafe'lerde de rahat olunmuyor ki, nasıl girerim ben e-posta'larımın, bloglarımın şifrelerini? Pazartesi banka işleri ile de uğraşmak gerekecek netten, cafe'den interaktif şubeye mi girilir? O anda aklıma Knoppix geldi. Windows'un laçkalaştığı zamanlarda her zaman yardımıma koşan bu linux sürümünü hep çok sevmişimdir zaten. Hemen son sürümünü indirdim internetten ve sistemi boot etmeme izin verebilecek bir cafe sahibi bulmaya koyuldum. Yazıyı okuyabildiğinize göre buldum da :)

Kıssadan hisse: bir geek, mekan ve zamandan bağımsız olarak, her yerde geek'tir diyerek yazıyı noktalayayım.

Hepinize iyi bayramlar.

Cuma, Aralık 30, 2005

Yeni yıl

Biraz önce Devlet Opera ve Balesi'nin düzenlediği yeni yıl konserinden çıktık. Benim oldukça keyif aldığım konserden arkadaşım hiç hoşlanmadı. Neymiş; Pembe Panter'in ve My Way'in yeni yıl konserinde ne işi varmış! Haksız sayılmaz tabii, ama bence yine de Marry Christmas'dan daha mantıklı seçimlerdi (ayrıca Mancini'yi severim ve My Way'i de her koşulda da dinleyebilirim). Bu konsere gitme işini güya onu keyiflendirmek için tasarlamıştım ama tam tersi oldu, tüm gün sürdürdüğü negatifliğini konserde de devam ettirince benim keyfim kaçtı.

Neyse, umarım yeni yıl yarar da depresif hallerimizden sıyrılırız biraz :)

Herkese iyi seneler.

Cumartesi, Ekim 29, 2005

Hayır, bilgisayarınıza bakamam!

İşte ihtiyacım olan bu! Eğer siz de sürekli bilgisayarlarındaki "tuhaf" problemleri çözemeyen arkadaşlarınız tarafından rahatsız edilmekteyseniz ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur.

Her şey elektroniğe ve bilgisayarlara olan ilginizle başlar. Zamanla bilgisayarlar konusundaki tecrübeleriniz sizi önce işletim sistemi kurma ve optimize etme, sonra da tamamen yeni bir bilgisayarı monte edebilme düzeyine kadar getirir. Bu arada değişik birçok donanım ve yazılım hakkında tecrübe edinirsiniz. Hatta işi benim gibi profesyonel teknik destek verme noktasına da getirebilirsiniz. Tabii tüm bu süreçte interneti kullanım biçiminizde "normal" kulanıcılara göre farklılık göstermeye başlar. Peki sonrasında...

Sonrasında yavaş yavaş etrafınızdakiler tarafından bu davranışlarınız farkedilmeye başlar, deşifre olursunuz. Sizden önce yakın çevrenizdekiler yardım istemeye başlarlar, sonra onların yakın çevresi, daha sonra hiç tanımadıklarınız derken zincir uzar gider. Başlarda hoşunuza gider bu durum, yardımcı olabilmenin mutluluğunu yaşarsınız. Fakat bu yardım talepleri sıklaştıkça durumdan sıkılmaya başlarsınız. O kadar sıklaşır ki bu istekler bazen tüm gününüzü bilgisayarın mönitöre hapşırınca virüs kapacağını düşünen, ağdaki bir bilgisayardan diğerine dosya kopyalamanızı bir mucizeymişcesine şaşırarak izleyen, "fareyi yukarı kaldırın" dediğinizde fareyi tutup yerden yukarıya kaldıran veya mp3 indireyim derken her önüne çıkanı onaylayarak bilgisayarını casus yazılımlara teslim eden insanların bilgisayarları ile yaşadıkları problemlere yardımcı olmakla geçirebilirsiniz. Tüm bunları yaparken de kendinizi kibar olmaya zorlarsınız, asla problemin kendilerinden kaynaklandığını yüzlerine söylemezsiniz.

Sonunda dayanamaz ve istekleri reddetmeye başlarsınız. Kendi işleriniz olduğunu, zaman ayıramıyacağınız belirtirsiniz tüm inceliğinizle. Bir de bakarsınız, her defasında yardımına koştuğunuz ve çoğu kez bir teşekkür bile almadığınız, insanlar size surat yapmaya başlamış. Anlatamazsınız durmunuzu, ancak yaşayan anlar çünkü...

Pazartesi, Ekim 24, 2005

Zamane çocukları

Bugün koyu bir Linkin Park fanatiği olup da (tüm şarkı sözlerini ezbere biliyor!) doğum gününde annesi Harry Potter serisinin sonuncu kitabını aldığı için deliler gibi sevinebilen bir çocuk tanıdım.

Hani çocuk yapmayanların kullandığı klasik mazeret vardır ya; "Bu kadar kötü bir dünyada çocuk yapılmaz" (sanki Mars'ta yapma seçeneği var da kullanmıyor), ben bu mazerete bir yenisini eklemek istiyorum; "Çocuklar bu dünyayı diğer herşeyden daha fazla tuhaflaştıracaklarıbilecek potansiyele sahipler, onun için yapılmamalı" (:

Pazar, Ekim 16, 2005

Kölesi oldum bu albümün :)

Bugün farkettim, sıkılmıyorum hiç bu albümü dinlemekten. Aylar oldu dinlemeye başlayalı ve hala dinleme isteği geliyor içimden, elim hep ona gidiyor. Epeydir böyle hissettiren bir albüm olamıştı. Türü sevenler için şiddetle tavsiye edilir, resmen kölesi oluyorsunuz;

Pazartesi, Ekim 03, 2005

Yeni Türkü

Hep canlı performanslarını görmeyi istediğim Yeni Türkü dün Kanlı Divane'deydi, ve tabii ki ben de orada. Yalnız yaptığım enayiliği unutamayacağım, biraz beklesem bende tıpkı arkadaşlarım gibi Derya Köroğlu ile tanışma fırsatı bulabilirmişim :(

Neyse izlemek de yeter (deyip avutayım kendimi).

Pazartesi, Eylül 19, 2005

Doğala özdeş

Herkes ne düşünür bilmiyorum ama bana göre yapay aromalar hiç bir zaman ödeşleri olduklarını iddia ettiği tadlara benzemez. Bence olay sadece firmalar tarafından algılarımızın yönlendirilmesi ile oluşturulan bir yanılgı. Ben yediğim bir muzlu gofret ile bir muzdan ya da içtiğim bir çilekli gazoz ile yediğim bir çilekten asla aynı tadları almıyorum.

Bugün bir gariplik oldu, yediğim bir muzdan yapay aromalardaki tadı aldım. Ya bugüne kadar yanıldım, aslında tüm gerçek ve yapay aromalar birbirine benziyorlar, ya da artık "doğal" yok herşey "özdeş".

Cuma, Eylül 16, 2005

The Once and Future King

Bu kitabı uzun süredir arıyorum ve sanırım sonunda yurt dışından getirtmek zorunda kalacağım. Kitap ilk kez “X2: X-Men United” filmi ile dikkatimi çekti. İzleyenler belki hatırlar, filmin başlarında Magneto hapishanedeki, hücresinde bir kitap okur. Okumakta olduğu bu kitaptır. İlginç olan ise filmde kitabın iki kez ve zıt kutuplar tarafından vurgulanması. Filmin sonunda aynı kitabı Profesör X’de genç X-Men adaylarına okuyup okumadıklarını soruyor.

Geçenlerde bu kitabı bir başka filmde tekrar görünceye kadar unutmuştum. Lorenzo’nun yağı adlı filmi görmeyen kalmamıştır herhalde. O filmin sonunda da annesi Lorenzo’ya bu kitabı okuyor. Çeşitli filmlerde vurgulandığına, hatta kendisi de Oscar'lı filmlere konu olduğuna göre ilginç bir kitap olsa gerek.


Kitabı araştırdığımda maalesef Türkçe çevirisinin olmadığını öğrendim. Aslında yazarın önceden yayınladığı üç çalışması ve bu kitapla birlikte yayınlanan yeni bir bölümden oluşuyor kitap. Seriyi takip eden bir bölüm de sonradan “The Book of Merlyn” adıyla yayınlanmış. Kitap Kral Arthur efsanesini konu alan fantastik bir edebiyat anlayışına sahipmiş. Fakat tıpkı Tolkien gibi White’da, aslında fantastik gibi görünse de eserleri, yaşadıkları dönemde acısını hissettiği II. Dünya Savaşı’ndan etkilenmiş. Kitapta milliyetçilik karşıtı unsurlar ile birlikte Nazi’lere ve Magna Carta öncesi monarşi döneminde yaşamış Kral Uther Pendragon’a göndermeler yapan bir sembolizminde bulunduğundan bahsediliyor Wikipedia’da. Genel olarak hafif ve eğlendirici bir komedi gibi görünse de, bu anlamda, politik bir tarafının da olduğu da yine bahsedilenler arasında. Bu arada kitabın isminin de Kral Arthur'un mezar taşındaki kitabeden köken aldığı düşünülüyor;

"Here lies Arthur, the once and future king."

Kazara bu kitaba Türkiye’de rastlayan varsa not bıraksın lütfen :)